İran ve ABD/İsrail Savaşı'nın AB'ye Etkileri Neler?

İran - ABD ve İsrail Savaşı'nın Küresel Ekonomik Etkileri ve AB'ye Yansımaları

Doç. Dr. Orhan Şanlı
Doç. Dr. Orhan Şanlı 26 Mar 2026

İran- ABD/İsrail Savaşı’nın Küresel ve Bölgesel Ekonomik Etkisi

Yaklaşık 6 aydır ABD ile İran arasında artarak devam eden gerilim 28 Şubat 2026 günü İran’ın dini ve siyasi lideri konumundaki Ali Hüseyin Hamaney’in (1939-2026) öldürülmesiyle savaşa dönüştü. İlk saldırının doğrudan ABD ve İsrail iş birliğiyle yapılmış olması savaşın boyutunu genişlettiği gibi ideolojik tartışmaları da beraberinde getirdi. 2023 yılından beri devam eden Filistin saldırılarının hemen ardından İsrail ve ABD’nin İran’ı hedef alması nedeniyle İslam coğrafyasından bu ülkelere karşı tepkiler artmaya başladı. Fakat İran’ın uzun yıllardan beri Husiler ve Hizbullah gibi örgütleri desteklemesi savaş öncesi dönemde İran ile diğer Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri bozdu. ABD’nin saldırmasının ardından İran’ın ABD üslerinin bulunduğu ve enerji merkezlerinin yer aldığı Körfez ülkelerini hedef alması İslam coğrafyasından İran’a yönelik sert tepkilere yol açtı. Dolayısıyla İran’ın bu savaşta inanç ve millet kimliği açısından önemli bir destek dış destek bulduğu söylenemez. İran’ın en büyük destekçileri her zaman olduğu gibi Çin, Rusya ve Kuzey Kore gibi kapital sistemin karşısında olan ülkelerdir.

ABD, 28 Şubat 2026’da başlayan savaşta doğrudan İran rejimini hedef alındığını ve rejim karşıtı sivil halkın yanında olduğunu belirtti. Fakat Hürmüzgan eyaletinin Minap kentinde bir kız okulunu hedef alan ve en az 165 çocuk ve eğitimcinin ölmesiyle sonuçlanan ABD/İsrail saldırısı İran’da sivillerin de hedef alınmaktan geri durulmayacağını gösterdi. Sivillerin vurulması konusunda teknik hatanın olduğu belirtilse de bu tür saldırılar halkın rejime desteğini azaltmayı hedefler. Fakat 28 Şubat’tan önce İran’da rejim karşıtı artan protestolar savaşın başlamasının ardından büyük oranda sona erdi ve rejim lehine destek artmaya başladı. İran halkı sokaklarda ABD/İsrail saldırısını protesto ederken rejimi zayıflatmaya yönelik sivil ayaklanmalar da son bulmuş gözüküyor. Bu nedenle ABD’nin savaş öncesi protestoculara yönelik desteğin sonuç vermediği de anlaşılıyor.

28 Şubat saldırısının İran’da en tepe yöneticilerin hedef alınmasıyla başlaması hızlı ve kısa bir süre içerisinde rejimin düşmesinin ve Tahran’ın teslim olmasının planlandığı anlaşılıyor. Fakat bu planın tam olarak sonuç vermediği net bir şekilde ortadadır. Benzer hatayı Rusya 2022 yılında Ukrayna’yı işgal etmeye başladığında yaptı. Rusya ilk olarak Kiev’e doğrudan saldırı başlatarak üst düzey yönetimi ve Kiev’i teslim olmaya zorladı. Fakat savaş beklendiği gibi kısa süre içerisinde sonlanmadığı gibi aradan geçen 4 yıla rağmen sınır bölgelerinde çatışmalar devam etmektedir. Benzer şekilde İran’ın hem ekonomik hem de siyasi olarak savaştan önce yıpranmış olması ABD’nin cesaretini artırdı ve bu gelişmeler İran rejiminin hedef alınmasında etkili oldu. Oysa İran uzun yıllar boyunca dış dünyadan gelen ekonomik, politik ve askeri yaptırımlara karşı önemli bir direnç ve kabiliyet kazandı.  Bunun yanı sıra 2025 yılında İran ve İsrail arasında gerçekleşen On İki Gün Savaşı da İran için önemli bir tecrübe oldu. Bu sayede İran A. H. Hamaney’in öldürülmesinin ardından yeni geçici yönetimi derhal seçti ve ABD/İsrail’e askeri ve politik açıdan her geçen gün etkisi artan oranda karşılık vermeye başladı.

Bu savaşın kazanç ve kayıplarını hesap etmek oldukça zordur. Fakat savaştan hiç şüphesiz en kötü şekilde etkilenecek olan İran halkıdır. İran kaynakları Savaş boyunca ABD ve İsrail’in sivillerin bulunduğu 10 binden fazla noktayı vurduğunu, en az 1400 kişinin ve 100’e yakın üst düzey İranlı yetkilinin hayatını kaybettiğini belirtti. Ayrıca 28 Aralık 2025’te başlayan ve 28 Şubat’taki ABD saldırısına kadar devam eden protestolarda İran kaynaklarına göre 3 bin, İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA) gibi dış kuruluşlara göre ise yaklaşık 6 bin kişi hayatını kaybetti. Bunun yanı sıra saldılar başlamadan önce İran ekonomisi iç ve dış gelişmelerin etkisiyle büyük oranda iflasın eşiğine geldi. İran ulusal parası hızlı bir değer kaybı sürecine girerken ticaret azaldı ve enflasyonun etkisi artmaya başladı. Alt-Orta gelirli ülke grubundan yer alan İran’da kişi başı gelir ortalama 4.700 dolardı ve ortalama enflasyon yıllık olarak %45’ e kadar yükselmişti. Savaşın başlamasıyla beraber zaten derin bir krizin eşiğinde olan İran’da ekonomik tablonun sürdürülebilirliği daha da zorlaştı. ABD saldırısıyla beraber İran'da gıdaya ulaşımın zorlaşması, sağlık sektörünün darbe alması ve kamu harcamalarının savaşı finanse etmeyi öncelikli hale getirmesi gıda krizinin artmasını ve tüketici enflasyonunun yıllık olarak 3 haneli rakamlara ulaşmasını tetikleyebilir. Çünkü 2026 yılı mart ayı başına kadar döviz kurlarının yaklaşık 30 kat artması İran’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra enflasyonun en yüksek orana çıkmasına, gıda enflasyonunun ise %100’e ulaşmasına neden oldu. Mart ayından itibaren ABD/İsrail saldırılarının başlamış olması İran’da ekonomik krizin siviller aleyhine çok daha derin sonuçlara yol açacağını göstermektedir. Her ne kadar petrol fiyatları İran lehine artmış olsa da ABD ve İsrail’in İran’da enerji üstlerini hedef alması ve İran’a yönelik küresel yaptırımların her geçen gün artması petrol gelirlerini sınırlamaktadır. Dolayısıyla halkın yaşam standardını düşürmeden savaşın finanse edilmesi oldukça zordur ve İran rejiminin önündeki en büyük iç sorunlardan biri de budur.

Fakat bu savaşın ABD ve müttefikleri açısından da kolay olmayacağı ve beklenenden çok daha maliyetli olacağı bir gerçektir.  27.günde savaş devam ederken İran Orta Doğu’daki ABD üstlerini hedef alarak savaşın boyutunu genişletmeye devam ediyor. Bu amaçla İsrail, Suriye, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Bahreyn ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Orta doğudaki ABD üstleri İran’ın hedefi haline geldi. Ayrıca İran destekli Lübnan’daki Hizbullah ve Yemen’deki Husiler örgütleri de çeşitli noktalarda ABD ve İsrail üstlerini hedef almaya devam ediyor. Bunun yanı sıra Güney Kıbrıs ile Hint Okyanusu’nun uzak bir bölgesinde yer alan Diego Garcia adasının İran füzelerinin hedefi olmasıyla savaşın coğrafi kapsamı böylece 4.500 km’ye kadar genişledi. Bu durum ABD’nin yanı sıra özellikle Avrupa Birliği (AB) ve İngiltere’de güvenlik endişelerini artırdı. Çünkü İran’ın sahip olduğu ve toplam menzilinin tam olarak bilinmediği füzelerle Avrupa ülkelerinin hedef alınabileceği anlaşıldı. Bu gelişmeler İngiltere’nin üstlerini ABD’ye açmasına ve Almanya, Fransa ve Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’a askeri destek sağlamalarına yol açtı. Dolayısıyla her ne kadar şu aşamada pek olası gözükmese de savaşın ve güvenlik risklerinin artarak devam etmesi ve petrol fiyatlarının daha da yükselmesi durumunda Avrupa ülkelerinin ve NATO’nun doğrudan savaşa dahil olması ihtimalini de küçümseyemeyiz.

Savaşın başlamasının ardından İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ve Körfez ülkelerindeki bazı enerji üretim noktalarını vurması küresel ölçekte oldukça büyük maliyetlere ve endişelere yol açtı. İran, İsrail/ABD saldırılarına misilleme olarak ilk olarak 3 Mart’ta Hürmüz Boğazı’nı tüm gemi geçişlerine kapattığını duyurdu ve Katar’daki LNG üretim merkezini uzun menzilli hava saldırı ekipmanıyla vurdu. Ardından İran BAE’de Habşan Doğal Gaz Tesisi ile Bab Petrol Sahası'nı, Katar'daki Ras Laffan tesisini, Bahreyn’de Bahreyn Petrol Şirketi (BAPCO) tesisini, Kuveyt’te Abdullah ve Ahmedi limanlarındaki iki rafineri üstünü, Suudi Arabistan’da Samref Rafinerisi ve Ras Tanura Rafinerisi’ni vurdu. Bu saldırıların büyük kısmı engellendi veya minimum zararla atlatıldıysa da Hürmüz Boğazı’nın da kapatılmasıyla enerji arzı kesintileri etkisini artırdı ve enflasyonist baskılar artmaya başladı. Öyle ki savaş öncesi 60 dolar seviyelerinde yer alan Brent petrolün varil fiyatının mart ayı içerisinde 120 dolara kadar çıkması Amerika ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünya genelinde enflasyon ve enerji arz güvenliği konusunda derin bir enerji krizi endişelerini artırdı. Ayrıca İran’ın bu saldırıları sadece Orta Doğu ile sınırlı kalmadı. 4 Mart’ta ve devamında Türkiye ve 5 Mart’ta Azerbaycan İran yönünden gelen füze saldırısına maruz kaldı. Bu saldırılar etkisiz olsa da İran’ın neden böyle bir hamle yaptığı tam olarak anlaşılmadı. İran resmi kaynakları Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı hedef almadıklarını, bu girişimlerin İsrail tarafından organize edildiğini belirtse de hem Türkiye hem de Azerbaycan teyakkuz haline geçti. Azerbaycan ordusu kısmi seferberlik ilan ederek İran yönetimine nota verdi. Türkiye ise askeri tedbirlerin yanı sıra diplomatik tutumunu sürdürürken tarafları ateşkese davet etti. Türkiye bu doğrultuda bir yandan İran’ın egemenlik haklarına saygı duyulması gerektiğini belirti, diğer yandan ise İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını kınadı. Türkiye’nin bu savaşa ne İran’ın yanında ne de İran’ın karşısında girmeyeceği apaçık ortada. Bu nedenle Türkiye’ye yönelik olası bir saldırı ihtimaline veya Türkiye’yi savaşa çekecek gelişmelere karşı askeri güvenlik, diplomasi ve istihbarat faktörlerinin etkili bir şekilde kullanılması elzemdir.

Hürmüz Boğazı küresel petrol sevkiyatının yaklaşık %20’sini sağlıyor. Bu durum Avrupa, Çin ve diğer bölgelerde doğalgaz ve petrol arzında ciddi kesintilerin oluşabileceğini göstermektedir. Öyle ki Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla birlikle Avrupa’da LNG fiyatları Şubat 2026 ile 25 Mart 2026 tarihleri arasında %100’e yakın bir oranda artarak Ocak 2023’ten beri en yüksek seviyeye çıktı. Brent petrol ve ham petrol fiyatları da vadeli piyasalarda 2022’den beri en yüksek seviyeye çıktı. Dünya yeni bir enerji krizi ile karşı karşıya kalmışken D. Trump’ın İran’daki enerji üstlerini ilk olarak 5 gün süreyle devamında ise 10 gün süreyle vurulmayacağını ve İran ile müzakere yürütüldüğünü söyledi. Bu haberler fiyatlarının kısmen geri çekilmesini sağladı. Fakat İran yönetimi ABD’nin zaman kazanmaya çalıştığını ve artan enerji fiyatlarını dengelemeye çalıştığını ifade ederek D. Trump ’un müzakere yönündeki açıklamalarını reddetti. Ayrıca Trump İran’ın enerji üretim merkezi olan ve enerji ihracatının %90’ını sağlayan Basra Körfezi’ndeki Hark Adası’nı işgal edebileceğini belirtmesi, buna karşın İran’da Devrim Muhafızları’nın bu saldırılara misliyle karşılık verilerek İsrail’deki ve ABD üstlerindeki elektrik santrallerinin vurulabileceğini belirtmesi petrol ve doğalgaz fiyatlarının daha fazla düşmesini engellemektedir. Bu nedenle ateşkesin sağlanması ve müzakerelerin masada sürmesi için iki taraftan da önemli bir adım atılmış değildir. Buna rağmen D. Trump üzerinde hem içte hem de dıştaki politik baskılar artmaya devam ediyor. ABD’de muhalefette yer alan demokratlar Trump politikalarını sert bir şekilde eleştirdiler ve ‘‘savaş yetkileri’’ tasarısını kongreye sunarak Trump ‘un yetkilerinin kısıtlanması yönünde politika izliyorlar. Avrupa Birliği de savaşın bitmesi yönünde hem ABD’ye hem de İran’a mesajlar göndermeye devam ediyor. Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını açıktan eleştirmesi AB’nin bu savaştan uzak durmaya çalıştığını gösteriyor. D. Trump ise bu açıklamalara oldukça sert karşılık vererek Avrupa ülkelerinin tam desteğini almak için AB üzerinde baskı kurmaya devam ediyor. Avrupa’da ise bu konuda birlik içerisinde olduğu söylenemez ve bölünmüşlük hali söz konusudur. Çünkü Avrupa’da Trump politikalarına açıktan destek veren ülkeler olduğu gibi karşı olan ülkeler de yer almaktadır. Bu nedenle AB’nin şu ana kadar bekle gör politikasıyla hareket ettiği anlaşılmaktadır.

Fakat son günlerde petrol fiyatlarının aşırı artması ve arz kesintilerinin sürüyor olması AB genelinde stagflasyon sorununu gündeme getirdi. Avrupa’da enerji fiyatlarının aşırı artması enflasyonu sadece enerji fiyatları üzerinden etkilemeyecektir. AB’de enerjinin TÜFE içerisindeki payı yaklaşık %3 olsa da arz kesintileri AB genelinde üretimin yavaşlamasına ve bazı alanlarda tamamen durmasına yol açabilir. Bu durum bir yandan işsizliği artırma potansiyeli taşırken diğer yandan talep ile arz arasındaki farkın talep lehine açılmasına neden olabilir. Dolayısıyla enflasyon enerji fiyatlarının yanı sıra üretimin düşmesi ve talebin yüksek kalması gibi faktörlerin etkisiyle daha da şiddetlenebilir. Bir diğer ifadeyle hem maliyet hem de talep enflasyonu artışları Avrupa genelinde stagflasyonla sonuçlanabilir. Bu durumda AB’nin şahin politikalara dönmesi ekonomik yavaşlamaya yol açsa da talebin düşmesi ile enflasyon riski azaltılabilir. Yeni ekonomi politikaları nedeniyle oluşabilecek şirket iflasları ve artan işsizlik sorununa karşı AB’nin kamu harcamalarını artırması da kaçınılmaz olacaktır. Avrupa için bir diğer sorun ise fosil yakıtlara olan ilginin bir süreliğine tekrar artma ihtimalidir. Çünkü daha fazla uzayacak bir savaşın yol açacağı olası bir enerji, yüksek enflasyon ve stagflasyon krizine karşı Avrupa’daki bazı ülkeler fosil kaynaklar da dahil olmak üzere tüm kaynaklardan enerji ithalatını artırabilir. Çünkü şu an Avrupa’nın bazı bölgelerinde elektrik ve doğalgaz tüketiminde sorunlar başladı. Bu durum kısa bir sürede olsa fosil enerji kaynaklarının daha fazla ithal edilmesi riskini doğuruyor. Buna rağmen Avrupa ülkeleri Ukrayna-Rusya Savaşı’ndan sonra olduğu gibi İran-ABD/İsrail savaşıyla beraber fosil enerji kaynaklarına olan bağımlılığın büyük risk oluşturduğunu ve bu durumun acı bir ders olduğunu daha iyi anladı. Dolayısıyla son global gelişmeler önümüzdeki yıllarda AB genelinde yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarına yapılan yatırımların keskin bir şekilde artacağını ve fosil yakıtlara olan bağımlılığın azaltılması için yeni gelişmelerin olacağını net bir şekilde ortaya koydu.

Orta Doğu’daki kriz Avrupa’yı etkisi altına almaya başlarken dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin ise doğrudan uluslararası çatışmalardan ve savaşlardan uzak durmayı tercih ediyor. Buna rağmen Çin’in İran’a lojistik ve teknik destek sağladığı yönünde kamuoyuna bilgiler yansımaktadır. Çin genel olarak dış ticarette fazla veren bir ülkedir, küresel tedarik zincirinin merkez üssüdür ve dünyanın en büyük enerji ithal eden ülkesidir. Ayrıca Çin Orta Doğu’dan çok fazla petrol ve petrol türevlerini ithal etmektedir ve Çin’in enerji tedarik merkezleri arasında İran, Suudi Arabistan, Irak, BAE ve Katar gibi Orta doğu ülkeleri yer almaktadır. Çin’in ihracat merkezleri arasında ise Avrupa ve ABD yer almaktadır. Dolayısıyla Orta Doğu’daki bu savaşın Çin’e ekonomik açıdan zarar vermemesi mümkün değildir. Bu kriz Çin ekonomisini enerji fiyatlarının artması, enerji kesintilerinin sürmesi, en büyük dış ticaret partnerleri arasında yer alan AB ve ABD’nin olası bir stagflasyon krizine girmesi gibi çok farklı kanallardan etkileyerek Çin ekonomisinin yavaşlamasına ve ihracatın azalmasına yol açabilir.

Bu savaşın ekonomik ve politik etkisi çok daha geniş coğrafyalara yayılabilir. Örneğin petrol zengini ve aynı zamanda dünyanın önemli turizm ve finans merkezleri arasında yer alan Körfez ülkeleri savaşın ortasında savunmasız hale geldiler ve derin bir güvenlik ve ekonomik endişeyle karşı karşıya kaldılar. Uluslararası havacılık ve turizm sektörü Orta Doğu’da büyük bir yara aldı. Benzer şekilde İngiltere’de enerji maliyetleri artarken yeni inşa edilecek tüm hanelere güneş enerjisi panellerinin yerleştirilmesini zorunlu hale getirdi. Pakistan, Myanmar, Filipinler, Türkiye, Brezilya, Güney Kore ve AB ülkeleri şimdiden enerji tasarrufunu öne çıkaran ve enerji maliyetlerini düşüren önlemler almaya başladılar. Gelişmekte olan ülkeler özellikle gelişmekte olan ülkelerde faiz artışlarının başlama ihtimaliyle, sermaye çıkışı, borç sarmalı ve kur şokları gibi önemli sorunlara maruz kalabilir. Bu nedenle hem gelişmiş hem de gelişmekte olan birçok ülke şimdiden makro ihtiyati tedbirler almaya başladı bile. Dolayısıyla küresel ölçekte üretim, enflasyon, istihdam, işsizlik, doğrudan yabancı yatırımlar, finans, bankacılık sektörü, turizm sektörü, dış ticaret, cari denge ve döviz kurları gibi en temel makroekonomik göstergelerin İran-İsrail/ABD Savaşı’ndan olumsuz yönde etkilendiği ve savaşın devam etmesi durumunda stagflasyon riskinin artacağı apaçık ortadadır.

Bütün bu gelişmeler başta Avrupa, Amerika ve Çin olmak üzere dünya genelinde üretim planlarının ve para politika kararlarının değişmesine neden oldu. Öyle ki Avrupa Merkez Bankası (ECB), Japonya Merkez Bankası (BOJ), Kanada Merkez Bankası (BOC), İngiltere Merkez Bankası (BOE) ve FED başta olmak üzere majör merkez bankaları genişleme yönlü ekonomi politikalarından enflasyon riskine karşı sıkılaştırma yönlü politikalara dönmeye başladılar. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde 25 martta bankanın gerektiği anda herhangi bir toplantıda politikada değişikliğe gidilebileceğini ve farkı senaryolara göre adım atılacağını ifade etti.  Bu doğrultuda G20 ülkeleri arasında Brezilya ve Rusya hariç diğer ülkelerin çoğu artan enerji fiyatları ve küresel enflasyon riski nedeniyle mart ayında faiz oranlarını sabit bırakırken Avusturalya ve Singapur faizleri artırdı. FED ise faiz indirimlerini bu sene büyük ölçüde ertelemiş gibi görünüyor ve ECB’nin ile BOE’nin ise faiz artırımına kesin gözüyle bakılmaktadır. Diğer merkez bankaları üzerinde de faiz artırımı baskısı her geçen gün artıyor. Benzer şekilde TCMB de enerji fiyatlarındaki aşırı artışlar nedeniyle mart ayında faiz indirimini pas geçerek gevşeme sürecine ara verdi.

Orta Doğu’da artan gerilim dolar endeksinin yükselmesine ve doların diğer para birimleri karşısında yaklaşık %2 değer kazanmasına neden oldu. Artan dolar kuru Avrupa ve Türkiye gibi net enerji ithalatçısı ülke ve bölgeler açısından enerji maliyetlerinin daha da artmasıyla sonuçlanabilir. Cari açıkla ve enflasyonla mücadele eden Türkiye’de yaklaşık 20 aydır devam eden dezenflasyon politikaları bu savaştan zarar görebilir. Bu nedenle TCMB Orta Doğu’daki krizin etkisi ile ilk önce 1 hafta vadeli repo TL ihalesini durdurma ve piyasaya TL uzlaşmalı vadeli döviz satışı işlemlerine başlama kararı aldı. Ardından faiz indirimine ara vererek mart ayı toplantısında politika faizlerini %37’de sabit bırakma kararı aldı. Böylece artan maliyetlerin enflasyona etkisini azaltmak amacıyla talep enflasyonun dengelenmesi ve döviz piyasasında oluşabilecek oynaklıkların azaltılması hedeflenmektedir. Fakat bu önlemlere rağmen TÜFE sepeti içerisinde %6-8 oranında doğrudan etkisi olan ve dolaylı etkisi çok daha yüksek olan enerji fiyatlarının artması mart ve nisan enflasyon oranlarının beklenenden yüksek gelmesine neden olabilir. Ayrıca şubat ayından beri döviz kurları %1.6 oranında artış gösterdi ve TCMB brüt rezervleri 189 milyar dolara, swap hariç net rezervler ise 80 milyar dolardan 54.3 milyar dolarak geriledi. Böylece savaş başladığından beri devam eden gelişmeler Türkiye’de döviz tamponları üzerinde baskısını sürdürmektedir. Merkezi hükumet petrol fiyatlarının piyasaya yansımasını azaltmak amacıyla eşel mobil sistemini tekrar devreye soktu. Bu sayede hükumet bütçe için önemli bir vergi kaynağı olan petrolden aldığı ötv’den büyük ölçüde feragat etmiş oldu.  Bu durum 2026 yılı merkezi bütçe kanununda yer alan ve yaklaşık 2.8 trilyon TL’ olması beklenen bütçe açığın daha fazla artmasına ve 13.8 trilyon TL’lik beklenen vergi gelirlerinin düşmesine neden olabilir. Enerji fiyatlarının artması ve ihracatın azalması gibi riskler son dönemlerde artmaya başlayan cari açığın daha fazla yükselmesine neden olabilir. Bunun yanı sıra Ocak 2026 itibariyle 2.7 milyar dolar ile son 20 yılın en düşük seviyesine inen yıllıklandırılmış doğrudan yabancı yatırım girişleri Orta Doğu ve Avrupa’da devam eden savaşların, jeopolitik risklerin ve sıkılaştırıcı ekonomi politikalarının etkisi ile daha da azalabilir. Çünkü mart ayına damga vuran küresel enerji krizi ile politik ve ekonomik belirsizlik sermayenin misafir ülkelerden merkez üssü ülkelere geri dönmesine yol açabilir. Dolayısıyla Türkiye 2026 yılında enflasyon, cari açık, ekonomik yavaşlama, artan bütçe açığı ve yatırım riskleri, döviz piyasalarında dalgalanma ve işsizlik gibi en temel sorunlarla daha fazla mücadele etmek zorunda kalabilir. Ayrıca Türkiye’nin sınırları boyunca devam eden savaş riskleri askeri ve politik sorunları da beraberinde getirmektedir. Türkiye askeri harcamaları artırma eğilimi gösterirken bu durum bütçe üzerinde daha fazla baskıya yol açabilir. Bu gelişmelere ek olarak yeni göç dalgası Türkiye’nin Orta Doğu’daki belirsizlik ve çatışmalar nedeniyle karşı karşıya kalabileceği riskler arasında yer alıyor. Her ne kadar doğrudan İran’dan önemli bir göç dalgası beklenmese de Orta Doğu’da her geçen gün şiddetlenen çatışmalar ve krizler bölgenin daha fazla yoksullaşmasına, istikrarsızlaşmasına, yeni çatışma alanlarının oluşmasına ve uzun dönemde Yemen, Afganistan, Lübnan, Irak ve Suriye gibi ülkelerden Türkiye’ye yönelik göçün başlamasına yol açabilir. Bu ihtimal düşük de olsa İran gibi bölgenin önemli güç merkezlerinden birinin iflas etmesi güvenlik krizinin bölgede dalga dalga yayılmasına neden olabilir. Buna ek olarak Türkiye NATO üyesidir, bu durum Türkiye üzerindeki politik baskıları da artırabilir. Türki’nin bir yandan sınır komşusunun saldırıya uğraması diğer yandan NATO’nun savaşa dahil olma olasılığı Türkiye’nin tarafsızlık ilkesini zora sokabilir. Dolayısıyla Türkiye’nin hem ekonomik hem de politik açıdan Orta Doğu’daki son gelişmeler nedeniyle karşı karşıya kaldığı riskler oldukça fazladır.

Bu olumsuz gelişmelere rağmen sürecin kısmen kazananları da yok değildir. Örneğin Rusya, Kanada ve Norveç gibi petrol ve doğalgaz ihraç eden ülkeler fiyat artışları sayesinde ihracat gelirlerini artırmaya başladılar. Norveç ve Kanada artan enerji talebini yüksek satış fiyatlarıyla karşılamaya çalışırken Rusya 2022’den beri devam eden Ukrayna savaşı nedeniyle Amerika ve Avrupa yaptırımlarına maruz kalmış durumda. Fakat ABD Rusya’ya karşı yaptırımları hafifletme kararı aldı.  AB ise Rusya’nın Ukrayna savaşını finanse edebileceğini belirterek petrol ve diğer ticaret alanlarında yaptırımların kaldırılmasına kesin bir dille karşı çıkmaktadır. Rusya’ya yönelik kısıtlamaların hafifletilmesini savunan tek AB üyesi ise Macaristan olmuştur. Her ne kadar AB’ye petrol ve doğalgaz ihracatı büyük oranda durmuş olsa da Rusya’nın Hindistan, Çin ve diğer ülkelere yaptığı enerji ihracatında günlük gelirini %15 oranında artırdığı görülmektedir. Ayrıca Hindistan nisan ayında teslim edilmek üzere Rusya’dan 60 milyon varil petrol ithalatı anlaşması yaptı ve böylece şubat ayına göre Rusya’nın Hindistan’a petrol ihracatı 2 katına çıkmış oldu. Savaşın uzaması durumunda ise AB’nin Rus gazına ve petrolüne yönelik kısıtlamaları hafifletmesi de mümkün olan seçenekler arasındadır. Bu nedenle Rusya Orta Doğu’da devam eden bu krizden ekonomik olarak faydalanarak Ukrayna üzerindeki politik ve askeri etkisini artırabilir. Rusya bu savaşta açıktan İran’ı desteklerken İran’a teknik ve istihbarı destek sağlamaya devam ediyor. Trump, Putin’e İran’a yönelik sağlanan desteğin son bulması yönündeki çağrıda bulundu. Putin ise ABD’nin Ukrayna’daki desteğinin geri çekmesi şartıyla bu çağrıya onay vereceğini belirtti. Fakat ABD doğrudan bu teklifi reddetti. Sonuç olarak Rusya’nın 4 yıldır karşı karşıya kaldığı yaptırımların gevşetilmesi, Ukrayna’daki Rusya etkisinin artırılması ve enerji gelirinin artırılması için İran-ABD/İsrail Savaşı Rusya açısından bir fırsat olabilir.

Sonuç olarak genişleyen ve uzayan bir savaşın askeri, politik ve ekonomik sonuçları hiç şüphesiz tüm dünyayı olumsuz yönde etkileyecektir. Gelişmekte olan ülkeler ve geri kalmış ekonomiler yoksulluk, açlık, elektriğe ulaşamama ve enerji güvenliği sorunlarıyla daha fazla mücadele etmek zorunda kalabilir. Birleşmiş Milletler ’in 2015 yılında kabul ettiği Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin başarıya ulaşması daha da gecikebilir. Uluslararası kurum ve kuruluşların küresel sorunların azaltılması için gösterdiği çabalar savaş nedeniyle sekteye uğrayabilir. Günümüzde hiç elektrik tüketimi olmayan nüfusun 700 milyon olduğu ve yeterli ve güvenilir enerji tüketimine sahip olmayan nüfusun da 1 milyarın üzerinde olduğu göz önüne alındığında yeni bir enerji krizinin küresel faturası çok daha ağır olabilir. Enerjiye erişim zorlaştıkça başta Sahra Altı Afrika ülkeleri olmak üzere yoksulluğun yaygın olduğu diğer bölgelerde gıda krizi şiddetini artırabilir. Dolayısıyla dünya 2026’nın birinci çeyreği itibariyle etkisi artan bir enerji krizi, enflasyon ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıyadır. Bu sorunların ekonomik ve politik sonuçlarını hesap etmek oldukça güçtür. Fakat burada savaşın süresi çok önemli. Örneğin nisan ayında devam edecek bir savaşın coğrafi alanı genişleyebilir ve yeni ülkeler sürece dahil olabilir. Çünkü Avrupa başta olmak üzere ABD müttefiklerinin çoğu savaşın bitmesi yönünde bir beklenti ve baskı içerisindeler. Fakat bu baskılar sonuç vermez ve ABD müttefiklerini savaşa girmeye ikna ederse Avrupa ve İngiltere savaşın bir an önce bitmesi için ABD’ye doğrudan askeri ve lojistik destek sağlama yönünde karar alabilir. Bu olasılık oldukça riskli ve çok daha maliyetli olabilir. Bu nedenle şu an D. Trump üzerindeki iç ve dış baskılar etkisini artırıyor. Bu baskılar ve artan enerji fiyatları nedeniyle Trump hükumeti İran üzerindeki bazı kararlarından vaz geçtiği gibi İran’da yaklaşık 11 petrol yüklü geminin Hürmüz Boğazı’ndan geçmesine izin verdi. Ayrıca ABD 15 maddelik anlaşma metni sundu. İran ise savaşın son bulması için ABD ve İsrail’in tamamen çekilmesi, suikastların son bulması, savaşın tekrar edilmemesi için garanti verilmesi, Hürmüz Boğazı’nın tamamen İran’ın egemenliğinde olması ve savaş tazminatı gibi şartlar öne sürdü. Son günlerde taraflar arasında yumuşama mesajları gelmeye başladı. Enerji krizi, enflasyon endişesi ve ekonomik daralma gibi artan küresel endişelere nedeniyle önümüzdeki günlerde taraflar masaya oturabilir.

 

Doç. Dr. Orhan ŞANLI

Aydın Adnan Menderes University, Aydın/ Türkiye

orhan.sanli@adu.edu.tr

 

Yorum Yap