Covid-19 Krizi modern merkez bankalarının sürdürdüğü fiyat istikrarı politikalarını bozdu. Düşen küresel talep ortamında öncelik fiyat istikrarı değil ekonomik büyümeyi ve istihdamı teşvik etmek olduğu için maliye politikasının dominant olduğu bir ortamda tarihin en büyük parasal genişleme süreci başladı. TCMB, FED, ECB, BoE, PBOC ve BoJ gibi küresel bankalar politika faizlerini minimum seviyeye çekerek bir nevi karşılıksız para basımını hızlandırdılar. Maliye politikası da bu sürece bütçe harcamalarında artış, vergi indirimleri, teşvikler ve mali destek gibi araçlarla destek verdi. Kriz nedeniyle başvurulan bu yöntemlerin küresel bir enflasyona yol açacağı ekonomi yöneticileri tarafından tatbikî biliniyordu. Fakat Covid-19’un talep üzerinde yarattığı baskı nedeniyle toplam talep (AE) ile toplam üretim (AS) arasındaki açık hızla artarak şirket iflasları ve işsizlik gibi sorunlar ekonomiler için öncelikli hale geldi. Bu nedenle Keynesyen modelde olduğu gibi toplam talebin artırılmasını baz alan parasal ve mali kararlar krizin ekonomik faturasını hafifletmek için başvurulan öncelikli yöntem oldu.
2021’in başlarından itibaren yasak ve kısıtlamaların azaltılması ve krizin sağlık yönüyle ilgili pozitif gelişmelerin yaşanması birlikte toplam talep de artmaya başladı. Hızla yükselen talep nedeniyle bu defa da üretim açığı oluşmuş ve dünya enflasyonist bir döneme girmiştir. Bu nedenle küresel merkez bankalarının fiyat istikrarı hedefi doğrultusunda artan talebi frenlemek yönelik sıkılaştırma politikalarına geri döndüler. Tam da bu noktada TCMB diğer merkez bankalarından ayrışarak yeterince faiz artırımına gitmemiş, %19’a yükselmiş olan faizleri tekrar %10’un altına çekerek parasal genişlemeye daha fazla öncelik vermiştir. TCMB’nin bu kararları, 2021’in son çeyreği itibariyle kur korumalı mevduat programının devreye alınması ve maliye politikasının büyüme ve istihdam yönündeki dominant baskısının artması enflasyonda yukarı yönlü kırılma dönemini de başlattı. Para ve maliye politikalarının bu kararlarında 2023 yılı genel seçimleri etkili oldu. Talep yönlü büyüme süreci tüketici enflasyonunu %80’lerin üzerine taşıyarak fiyat istikrarını bozmuştur. TCMB rezervleri swap hariç-65 milyar dolar ile tarihin en düşük seviyesine geriledi, brüt rezervler 100 milyar doların altına indi, yurt dışı borçlanma oranları çok fazla arttı ve risk primleri 800’leri aşmıştır. Banka kredileri yıllık bazda 2019’da 2.5 trilyon TL iken 2023 sonunda 14 trilyona, 2025 yılı itibariyle ise 27 trilyon TL’ye ulaştı. Oysa kredi genişlemesi 2014-2019 arasında 2 kat armışken, 2019-2025 arasında ise 9 kata yakın artması uzayan genişletici para ve maliye politikalarının enflasyon üzerindeki etkisini de net bir şekilde göstermektedir.
2023 seçimlerinin hemen ardından ise %8.5 seviyesinde olan faizler %50’ye kadar yükseldi. Politika faizlerinin seçimden önce düşük tutulmasının yol açtığı kur ve rezerv sorunları, bütçe açığı, reel ücretlerin düşmesi, konut ve kira sorunu, artan cari açık ve enflasyon ve fiyat istikrarsızlığı gibi ekonomik sorunlar faizlerin hızlı bir şekilde 9 ay içinde yaklaşık 6 kat artmasının ana nedenleri arasında yer alır. Bu gelişmeler 2023 seçimlerinden önce merkez bankasının ana hedefi olan fiyat istikrarını sağlamaktan çok maliye politikasına katkı yapan bir pozisyonda hareket ettiğini göstermektedir. Seçimlerin tamamlanmasıyla hem maliye hem de para politikası yönetiminde değişimler yaşanmış ve ardından TCMB’nin fiyat istikrarını hedefleyen bir pozisyonuna geri döndüğü anlaşılmaktadır. Böylece dezenflasyon süreciyle birlikte maliye politikasının para politikasına destek verdiği bir dönem başlamıştır. Bu yeni dönem daha çok Neoklasik ekonomiye dayanan ana akım iktisat politikası veya Ortodoks iktisat politikalarıyla açıklanmaktadır.
TCMB’nin 2023 seçimlerinden sonra başladığı faiz artırımı sürecini %50’de tamamlamasının ardından başkan Fatih Karahan’ın açıklamalarıyla Haziran 2024’ten itibaren dezenflasyon süreci de resmen başlamış oldu. Ayrıca TCMB sadece faiz politikasıyla değil elinden tüm araçlarla sıkı para politikası duruşunu sürdürmektedir. Maliye politikası kesimi de gerek vergi artışları ve bütçe harcamalarının azaltılması, gerek talep artışını engelleyen politikalarla sürece destek olmaktadır. Ayrıca 2023 seçimlerinin ardından 5 yıllık sürede genel seçimlerin olmaması siyasi iradenin de sürece katkı yapmasına olanak tanımıştır. Para politikasının sıkı duruşu ve maliye politikasının desteği ile sürecin başlamasının ardından merkezin brüt rezervleri 2026’da tarihin en yüksek seviyesi olan 218 milyar dolara, swap hariç net rezervler ise 85 milyar dolara ulaştı. TÜFE ise 2022 yılı Ekim ayında ulaştığı %85’lik zirveden dönerek 2026 yılı ocak ayı itibariyle %30’a gerilemiştir. Risk primleri de benzer şekilde 800 puandan 200’e kadar gerilemiştir. Döviz kurlarında ise kontrol dışı ani bir gelişme olmamıştır. Ayrıca sıkılaştırma politikaları yerini adım adım genişletici politikalara bırakarak faizlerde inmeye başlamıştır. Küresel ölçekte merkez bankalarının faiz indirimlerine yönelmesi ve parasal sıkılaşmanın zirveden dönmesi de TCMB’nin sıkılaştırma yönündeki adımlarını pozitif yönde etkilemiştir.
Bütün bu gelişmelere rağmen TCMB’nin orta ve uzun vadede hedefine ulaşması ve fiyat istikrarını sağlaması önünde engel teşkil edebilecek 2 kritik konu vardır. Bunlardan biri iç kaynaklı olan ve yaklaşan 2028 genel seçimleri, diğeri ise dış kaynaklı olan ve 2026 yılı 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan Orta Doğu’daki krizdir. Öncelikle dış kaynaklı krizden başlamak gerekirse ABD ve İsrail’in düzenlediği hava saldırısında dini lider A. Hamaney’in öldürülmesiyle İran’a yönelik savaş başladı. ABD ve İsrail bir yandan İran’ı hedef almaya devam ederken diğer yandan da İran’ın desteklediği Hizbullah ve Husiler gibi örgütlere de operasyon düzenlemektedir. İran ise başta İsrail olmak üzere ABD’nin Orta Doğu’daki birçok üssünü vurarak bu saldırılarak karşı vermeye başladı. İran’ın Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Suriye ve Irak gibi körfez ülkelerini vurması ve özellikle enerji üstlerini hedef alması Orta Doğu’daki enerji üretimini ve ticaretini olumsuz yönde etkiledi. Hemen ardından İran’ın radikal bir kararla egemenlik haklarına dayanarak Hürmüz Boğazını gemi geçişine kapatması başta Avrupa, Çin ve Amerika olmak üzere dünya genelinde tedirginlik yaratan derin bir enerji krizinin fitilini ateşledi. İran’ın bu hamleleri nedeniyle küresel enerji tedarik zincirinin kopması petrol fiyatlarını 60 dolarlardan 120 dolarlara kadar çıkardı. Artan enerji açığı ise Avrupa’da stagflasyon beklentilerini daha da derinleştirirken küresel ekonomi de yavaşlama yönünde sinyal verdi. Orta Doğu’daki bu gelişmeler ayrıca doların diğer para birimleri karşısındaki değerini artırırken gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışları hızlandı. Küresel merkez bankaları ise enerji krizi riskine karşı tedbir almaya başlayarak genişletici politikalara ara verişmişlerdir. Örneğin FED ve diğer bazı bankalar faiz indirimlerini ertelerken ECB’nin faiz artırımına kesin gözüyle bakılmaktadır. Bütün bu gelişmeler faizleri %50’den %37’ye düşürerek sıkı para politikasından adım adım dönen TCMB’nin kararlarını ve etki alanını da etkilemiştir. Bu doğrultuda mart ayında TCMB faizleri sabit bırakmış, 1 hafta vadeli TL ihalesine ara vermiş ve TL anlaşmalı döviz satışını başlatmıştır. Ayrıca TCMB, Londra merkezli altın karşılığı döviz swap işlemlerine tekrar başlamış, 2025 yılının sonunda son verdiği yurt içinde üretilen altın alımına yeniden başlamıştır. TCMB bu kararlarla yeni bir enflasyon dalgasına, enerji krizine ve olası bir kur krizine karşı önlem almaktadır. Çünkü Orta Doğu’daki kriz Türkiye ekonomisini 2 kanaldan etkilemektedir. Birincisi dış piyasada enerji fiyatlarının artması nedeniyle enerjide net ithalatçı olan Türkiye’de ithalat maliyetlerinin artmasıdır. İkincisi ise sermaye ve döviz çıkışlarının artması ve doğrudan yabancı yatırım girişlerinin azalmasıyla ulusal paranın değer kaybetmesinin başta enerji olmak üzere ithalat maliyetleri üzerinde baskı yaratmasıdır. Bu durum dezenflasyon sürecine ve merkezin elindeki kaynakların sürdürülebilirliğine zarar verdiği gibi cari işlemler dengesini de bozabilir. Öyle ki savaşın başlamasının ardından geçen 30 günlük süre içerisinde TCMB’nin brüt rezervleri neredeyse 40 milyar dolar azalmıştır. Bunların bir kısmı döviz ve altın satışından bir kısmı ise altının değer kaybetmesinden kaynaklanmaktadır. Savaşın daha da uzaması durumunda enerji fiyatlarının 200 dolara kadar çıkma ihtimali göz önünde tutulursa TCMB’nin önünde kritik bir dönem başlamıştır. Yaklaşık 2 yıldır devam eden yüksek faiz ve sıkı para politikası neticesinde elde edilen gelişmelerin bir kısmının bir anda kaybedilmesi fiyat istikrarı hedefini daha şimdiden bozmuş durumda. TCMB elindeki bütün araçlarla sürecin etkisini hafifleteceğini belirtse de özellikle kur ve rezervlerdeki kırılgan yapı ve faizlerin üretimi destekleyemeyecek kadar yüksek olması merkezin üzerindeki baskıları giderek artırmaktadır. Buna ek olarak yaklaşan genel seçim de TCMB’nin sıkı para politikası duruşunu devam ettirmesinin zor olduğunu göstermektedir.
TCMB’nin orta ve uzun vadede fiyat ve finansal istikrarı hedefi önünde engel teşkil eden bir değer konu ise yaklaşan 2028 Genel seçimleridir. Türkiye’de siyasi kararlar ekonomi politikalarını hızlı ve derin bir şekilde etkilemektedir. Çünkü Türkiye yapısı itibariyle rezerv sorunu yaşayan, cari açık, bütçe açığı ve enflasyonun kronik hale geldiği ve kur şoklarına karşı oldukça hassas bir ülkedir. Bu durum 1.Nesil kriz teorilerinde de belirtildiği gibi yeni kur krizlerinin yaşanmasına, rezervlerin tükenmesine, borçlanma maliyetlerinin artmasına ve nihayetinde yükselen faizlerle ekonominin yavaşlamasına neden olabilir. Örneğin 2024 yılı mart ayında İstanbul Belediye başkanının tutuklanması bile %42’ye gerilemiş olan politika faizinin 46’ya çıkmasına yol açmıştır. Operasyonun yapıldığı tarih ile TCMB’nin faiz artırdığı Nisan ayına kadar geçen1 aylık sürede kur şoklarını engellemek ve enflasyonu hafifletmek için döviz müdahalesinin 50 milyar dolardan fazla olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca TCMB’nin dezenflasyon sürecindeki orta vadeli hedef takvimi de uzamış gibi gözüküyor. Örneğin 2025 yılındaki %21’lik hedef gerçekleşmediği gibi son iç ve dış gelişmelerin etkisiyle 2026 yılı için beklenen %12’lik enflasyon hedefinin de tutması zorlaşmıştır. Ayrıca siyasi belirsizlik ve siyasi iradeyle muhalefet arasındaki bu gerilim seçim yaklaştıkça hiç şüphesiz daha da derinleşecektir. Bu nedenle 2023 yılındaki genel seçimlerden önce olduğu gibi merkez bankasının fiyat istikrarını öncelemekten çok maliye politikasının hedeflerine katkı sağlayan bir pozisyona geri dönmesi ve siyasi belirsizliğin gün yaklaştıkça daha da derinleşmesi TCMB’nin sınavını zorlaştırıyor. Çünkü seçimlerin olduğu ekonomilerde siyasi irade maliye ve para politikası üzerinde baskı yaratarak seçimlerden önce genişletici bir ortamın oluşmasını ve böylece ekonomiyle ilgili sorunların arka plana itilmesini beklerler. Oysa 2 yıldır dezenflasyon sürecinin devam ediyor olması ve ekonomik büyümenin talep ve finansal koşulların yetersizliği nedeniyle beklenenin altında kalması üretici ve tüketici tarafında siyasi iradeye yönelik tepkilerin artmasına neden oluyor ve bu durum sandıkta seçmenin siyasi kararını da etkileyebilir. Bu nedenle TCMB’nin hala faizleri yüksek tutuyor olması, dezenflasyon sürecinin tamamlanmamış olması ve kur ve rezerv sorununun geride kalmamış olması ve 2027 itibariyle Türkiye’nin seçim atmosferine girmesiyle TCMB’nin zor bir sınav vereceğini şimdiden göstermektedir.
Sonuç olarak yaklaşık 2 yıldır TCMB’nin istikrarlı bir şekilde devam ettirdiği dezenflasyon politikalarının gerek Ota Doğu’daki siyasi ve askeri gelişmeler gerekse de yaklaşan 2028 seçimleri nedeniyle oluşabilecek siyasi belirsizlik nedeniyle sekteye uğrama ihtimali vardır. Ekonominin yavaşlaması ve yükselen faiz ödemeleri pahasına biriktirilen rezervlerin savaş ve iç siyasi krizler nedeniyle hızla azalması ve oluşabilecek sorunlar ekonomik büyümeye ve istihdama ciddi zarar verebilir. Bu durumda TCMB bağımsızlığı ile ilgili tartışmaların yeniden gündeme gelmesi merkezin fiyat ve finansal istikrar konusunda kararlılığını da etkileyebilir. Bu nedenle TCMB önündeki iki büyük sınavı ana hedefinden taviz vermeden aşabilecek mi göreceğiz.
Doç. Dr. Orhan ŞANLI
Aydın Adnan Menderes University
orhan.sanli@adu.edu.tr